Geçtiğimiz hafta Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Mardin’de bir sınır karakolunda yaptığı konuşma yeni bir tartışmayı başlattı. Başbuğ, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki insanların ağalardan çok çektiğini belirterek “Bugün bu noktalardaysak, altında yatan temel nedenlerin bir tanesi bu. Zamanın ağalarından çeken insanlarımız, siyaset ağalarından, terör ağalarından muzdarip.” dedi.
Başbuğ’un değindiği nokta yeni bir şey olmamakla birlikte aslında önemli bir konuydu ve bugün Kürtçülüğü, terörü neyin beslediğini hatırlatması bakımından önemliydi.
Bu çok can alıcı gerçeği İlker Başbuğ dile getirmişti getirmesine ama siyasetin içindeki ağalardan hemen itirazlar geldi.
CHP Genel Sekreter Yardımcısı ve Diyarbakır eski milletvekili Mesut Değer, İlker Başbuğ’un ağalara yönelik yaptığı açıklamayı üzüntüyle karşıladığını belirterek, aşiretin insanları terörden uzak tuttuğunu söylemiş.
Siyaset ağalarının Türkiye’nin her tarafında olduğunu dile getiren AKP Mardin eski milletvekili Selahattin Dağ ise düzgün olmayan herkesi siyaset ağası konumuna koyduğunu vurgulamış.
CHP eski Batman Milletvekili Mehmet Nezir Nasıroğlu da Güneydoğu’da teröre insanlar fazla bulaşmamışsa bunun nedeninin ağalık sistemi olduğunu ileri sürmüş. Nasıroğlu, kendisinin Sinka Aşireti mensubu olduğunu belirterek, ağaların olmaması durumunda bölge insanının başka yönlere çekilebileceğini iddia etmiş. Feodal yapıya karşı olduğuna işaret eden Nasıroğlu, “Güneydoğu’da teröre insanlar fazla bulaşmamışsa ağalık sisteminden dolayı bulaşmamıştır. Genel Kurmay Başkanı’nın açıklamasını yanlış buluyorum. Bugüne kadar aşiretimizden teröre ve kötü bir işe bulaşan tek bir insan yoktur. Demek ki biz bu aşirete sahip çıkmışız, kimse teröre bulaşmamış. Açıklamalara üzüldüm.” demiş.
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ise Kürt açılımı konusunda bölgedeki aşiretlerin de görüşünün alınabileceğini söylemiş:
“Aşiretler Güneydoğu’nun bir gerçeğidir. Aşiret doğu bölgelerimizde yıllardır var olan bir realite. Yani o açıdan aşiretlerle görüşmek o Kürt açılımına bir katkısı olacaksa elbette ki görüşülebilir. Yani bunu bir eksiklik olarak ya da bir tedirginlik olarak görmemek lazım.” yanıtını vermiş.
Ancak İlker Başbuğ’un konuşmasından en fazla incinen Mesut Değer olmuş. “Siyaset ağalarının bölgedeki tüm ağaları kapsadığı şeklindeki cümlesine katılmıyorum, doğru da bulmuyorum, yanlıştır. Şöyle ki; biz de ağayız. Aşiret lideriyiz, aşiretimiz var. Ben aşiretime terörden, uyuşturucudan, kaçakçılıktan, ırza geçmeden uzak duracaksın demişim. Size sahip çıkarım demişim. Onlara sahip çıkmışız, onları koruyup ve bu doğrultuda aşiretimizi götürüyoruz. Devlete bağlıyız. Siyaset ağasıyım. Ben siyasetle de uğraştığım için. O tabire giriyorsam, benim aşiretim benden dolayı muzdarip değildir. Bu nedenle sayın paşamın bu kapsamdaki değerlendirmesini üzüntüyle karşıladım. 10 binin üzerinde bir aşiretim var. Teröre uzak duruyoruz. Halkımıza, kendi ailemize sahip çıkıp siyasetle uğraşıyorsak, bu insanlar bizden muzdarip değildir. Diyarbakır halkı da bizden muzdarip değildir. Hepsini aynı kefeye koymak doğru değildir.” ifadesini kullanmış.
Zamanında milletvekilliği yapmış bu isimlerin bu fikre karşı çıkması elbette çok doğal. Adamlar aşiret ağası. Aşiretlerinin oylarıyla milletvekilliği yapmışlar ve kendi ailelerinden birileri bu şekilde Meclis’e girmeye devam ediyor.
Ağalık Meclisi Meclis ağalığı besliyor
Aşiretlerle Meclisteki partiler arasındaki milletvekili-oy ilişkisini açıklayan en iyi örneklerden biri Rışvan aşireti. Bu aşiretin reisi AKP Adana milletvekili ve AKP eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Hacı Bedir Ağa.
Başta Adıyaman olmak üzere bölgede pek çok ile yayılmış büyük bir aşiret olduğu söylenen Rışvan aşiretinin çoğunluğu AKP’den olmak üzere Meclis’te çok sayıda milletvekili var, hatta bakanları var. Bunlardan biri, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Gaziantep Milletvekili Mehmet Şimşek, bir diğeri de AKP Yozgat Milletvekili Abdülkadir Akgün.
CHP eski Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Eşref Erdem, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart da bu aşiret ağalarının içinde sayılabilir. Yani hangi siyasi parti olduğunun önemi yok.
Bu elbette yeni bir olgu değil. Cumhuriyetin ilanından beri çözülemeyen bir problem olarak karşımızda duruyor. Ağalık sistemi, Güneydoğu’da tüm siyasi partilerin dayandığı, çözülmesini istemediği, bu sayede oy alarak varlığını koruduğu bir düzen haline gelmiş durumda ve aşiret ağalarına dayanarak siyaset yapmanın sonu bu bölgenin PKK’ya ve Kürtçülüğe de teslimi anlamına geliyor.
Kürtçülük ve bölücülük feodal düzen içinde güç bularak bu noktaya geldi. Merkez sağ partiler, AKP gibi, CHP gibi partiler bu yapıyı destekleyerek kendi varlıklarını orada koruyacaklarını zannettiler ancak, Kürtlük bu düzen içinde geliştirildi ve bugün ayrı bir kimlik olarak karşımızda duruyor.
Yıllarca CHP’ye oy vermiş, CHP’li olmuş aşiretleri düşünelim. Nasıl bir anda AKP’li oluvermişler ve yıllarca dayandıkları bu geleneğe sırtlarını dönmüşlerdi. CHP aşiret ağalarını destekleyerek, onların gücüne dayanarak sonsuza dek orada varlığını koruyacağını zannediyordu ancak çözülme kısa süre içinde yaşanmıştı. Benzer bir durum AKP için de geçerli olacak. Bugün AKP’ye destek veren aşiretler çok kısa süre içinde yüzlerini DTP’ye çevirecekler.
Çünkü feodal yapının desteklenmesi Kürtlüğün ve Kürtçülüğün önünü açarak “Kürt açılımı” olarak önümüze sürüldü. PKK ve DTP olarak karşımızda duruyor ve bu kurumlarla varlığını koruyor.
Bugün bazı çevreler, Kürtlük meselesinde olduğu gibi, iyi niyetli aşiretlerin olabileceğini, bazı aşiretlerin devletin yanında durduğunu, en azından koruculuk hizmeti vererek PKK’yla çatıştığını iddia ediyor.
Oysa bu korucuların ne PKK’ya karşı durduğu ne de devletin yanında olduğu doğru. 30 yıldır bitirilemeyen bir terör sorunu var karşımızda. Hangi korucu hangi dağda çatışmış PKK’ya karşı, hangi korucu Kürtçülüğe karşı çıkmış, hangi korucu PKK’yı bitirmek için çalışmış? Bunların bir gerçeklik olmadığı ve yıllardır Türk milletinin uyutulduğu ortada. Koruculuk sistemi Kürtlerin silahlandırılmasından ve ağalığın meşrulaştırılmasından başka bir işe yaramamıştır.
Ne kadar yararlı olduğu düşünülürse düşünülsün, ne kadar devletin yanında olduğu savunulursa savunulsun, feodal yapının desteklenmesi, ayakta tutulması geri bir yapıyı desteklemek dışında bir şey değildir. Devlet bir bölgede kendi varlığıyla ayakta durur. Götürdüğü okuluyla, hastanesiyle, öğretmeniyle yaptığı yatırımıyla, öğrettiği Türkçeyle ayakta durur. Terör sorunu varsa da Ordusuyla ayakta durur.
Terörü bitirecek gücün ne olduğu ortadadır. Mesela Atatürk Kürt isyanlarını bastırmak için hiçbir zaman diğer aşiretlere dayanmak, onları silahlandırmak gibi bir hataya düşmemiştir. İsyan varsa Ordu oradadır, gerekeni yapmıştır. Ağalık düzeni, devletin oradaki varlığını kabul etmemek, onu hiçe saymak ve orada yaşayanları da köleye çevirmek dışında bir şey değildir.
Aşiret düzeninin tasfiyesi Atatürkçülüğün esasıdır
Atatürk daha en başında bunun farkındaydı. Aşiret düzeninin Kürtçülüğü beslediğinin, Türk’e ve Türkçeye düşman bir yapı kurduğunun farkındaydı. Böylesine bir iktidarı savunmak, onu görmezden gelmek kendisine rakip bir kurumun süreç içinde büyümesine ve kendisine karşı gelmesine zemin hazırlamaktan başka bir şey değildi. Topraksız köylü, ağaya ve şeyhe muhtaçtı ve onun dışında irade de tanımıyordu. Ancak Atatürk için bunu engellemenin yolu hiçbir zaman o şeyhlerle anlaşarak onlardan faydalanmaya çalışmak olmadı. Tam tersine onların tasfiyesi için uğraştı. O nedenle Atatürk 1934 yılında İskan Kanunu’nu çıkarırken hem aşiret düzenini kaldırmayı hem de bir toprak reformunu öngörüyordu.
İskan Kanunu’nun 10. Maddesinde Atatürk’ün niyeti çok açık görülüyor:
“Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır.
Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrımenkuller devlete geçer.”
Ölümünden kısa süre önce de 1937 yılında TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmada sağlıklı bir toprak reformunun ne kadar gerekli olduğunu vurgulamış ancak bunu tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü yetmemiştir.
“Millî ekonominin temeli tarımdır” diyordu Atatürk “Bir kez, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olan ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir nedenle ve hiçbir şekilde bölünemez bir nitelik almasıdır. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğinin, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlandırılması gereklidir…”
Atatürk’ün ölümünden sonra da toprak reformu tartışmaları önce CHP’nin içindeki, sonrasında DP’nin ve diğer siyasi partilerin içindeki toprak ağalarının baskısı ve itirazıyla kapatılmıştır. Kısacası feodal düzen Meclisi, Meclis de feodal düzeni besleyip durmuştur. Bu adamların bu itirazları o yüzden şimdi çok normaldir.
Ağalık-Kürtlük ilişkisi
Ağalık aynı zamanda PKK’nın bu günlere gelmesinde, siyasileşmesinde, Türkiye’nin her yerine yayılmasındaki temel etkenlerden biridir. PKK’nın çıkış noktasının ağalığa karşı çıkış, köleliği reddediş ve bu nedenle dağa çıkmak olduğunu iddia ediyorlar ancak ne ağalar bugüne kadar PKK’nın tezlerine karşı oldu ne de PKK ağalığa.
Ağa, Kürdün efendisiydi, her şeyinin sahibi, işlediği toprağın, içtiği suyun, yediğinin, giydiğinin sahibiydi ve PKK’nın da teminatı oldu. Bu yapının kalkması PKK’yı da bitirecek bir durumdu. Çünkü bugün aşiretler sadece güneydoğuda sürdürmez varlığını. Kürdün göç ettiği her yerde, kurduğu her mahallede, yaşadığı her ortamda aşiret ilişkileri de varlığını sürdürür. Kürtleri büyükşehirlerde birbirine kenetleyen bu feodal bağlardır. Ağalar zaten hiçbir zaman güneydoğuda, yoksul köylülerin içinde yaşamaz. Ya büyükşehirdedir, ya meclistedir, bürokrasinin içindedir, ya büyük iş sahibidir, şirketindedir ancak bulunduğu her yerden aşiretini kontrol edecek durumdadır.
PKK gibi bir örgüt için bundan daha büyük nimet olamaz. Büyükşehirlerde Kürtleri bir arada tutan bu aşiretlerdir; bu da PKK için şehirdeki en büyük potansiyeldir. PKK’nın en önemli finans kaynakları; sınır bölgelerindeki kaçakçılık, uluslararası uyuşturucu ve silah ticareti de bu aşiretlerin elindedir. PKK da o nedenle hiç bir zaman ağalığın karşısında olmamıştır.
Ahmet Türk örneğin, çıkıp ağalığa karşı olduğunu söyleyemez çünkü bizzat Kanco aşiretine mensup bir aşiret ağasıdır. Kendisi aynı zamanda iyi niyetli Kürdün, iyi niyetli aşiretin olamayacağına en güzel örneklerden biridir çünkü ailesi Soyadı Kanunu çıktığında devletin yanında gözükmek için “Türk” soyadını almıştır. Ancak secerelerinde hep ihanet vardır. Abisi Adalet Partisi’nden, kendisi de zamanında CHP’den milletvekili olan Ahmet Türk, hiçbir dünya görüşlerinin olmadığını, sonuç olarak PKK’da yer alarak da tek görüşünün bölücülük olduğunu ortaya koymaktadır.
Ahmet Türk dışında Sebahattin Cevheri, Faruk Septioğlu gibi AKP’li pek çok milletvekili farklı aşiretlere mensuptur ve bu aşiretlerin oylarıyla seçilmişlerdir.
Ağalık aynı zamanda Kürtçülükten ayrı düşünülemez çünkü Kürtlükle iç içe geçmiş bir düzendir. Türk’ün hiçbir zaman doğasında, yaşam tarzında olmamış bu düzen tamamen Kürde özgüdür.
Öylesine Kürde özgüdür ki, varlığını koruması, büyütmesi ve Türk köylüsünü de kendisine bağlaması için ancak Kürtleştirmesi gerekmiştir ve başarılı olmuştur. Kürt beyleri baskıyla, zorla, silahlanarak Türkleri topraklarından etmişler, canından vazgeçemeyen Türk köylüsü de bu baskıya boyun eğerek Kürt beyinin canlı metası, toprak kölesi haline gelmiştir. Kendini Kürt sayması, Kürtçe konuşması, tarikat şeyhinin her dediğine tapması da bunun sonucudur ve süreç içinde kaçınılmaz olmuştur. Bu ağaların boyunduruğu altında Türk olarak yaşayamamışlardır.
Ağalığın olduğu yerde doğal olarak Kürtlük vardır ve Kürtçe konuşulmaktadır. Devletin olduğu, devletin gücünün hissedildiği yerlerde ancak bu kölelik düzeni kalkabilir ve Türkçe konuşulabilirdi ancak ne yazık ki, güneydoğu Kürt beylerine teslim edilmiştir. Devletin yaptırdığı okulların, köprülerin, hastahanelerin yıkılması, demiryollarının sökülmesi emrini veren Kürt beyleridir. Türkçe öğretmeye giden öğretmenin öldürülmesi emrini veren de…
Ağalığın tasfiyesi bu nedenle Kürtçülüğün bitirilmesi için ön koşuldur ve zorunlu hale gelmiştir. Süreç içinde Kürt ağalarını merulaştıran siyasi partiler artık bunların PKK’ya açık destek verdiğini görmek zorundadır. İyi niyetli ağa, iyi niyetli aşiret diye bir şey yoktur çünkü ağalık kölelik rejimidir ve Kürtler dün farklı aşiretlerin, bugünse PKK’nın kölesi olarak sürdürmektedirler hayatlarını.
Şevket Süreyya Aydemir daha 1930’larda Kadro dergisinde Derebeylik ve Kürtlük arasındaki bağlantıları ortaya koyarken bu tehlikeye işaret etmekteydi ve ağalığın tasfiyesini Türk Devrimi’nin tamamlanmasının ön koşulu olarak gördüğünü söylüyordu:
“Asırlardan beri karşısında derebeyden, şeyhten ve eşkiyadan başka bir şey görmeyen şark vatandaşına iyi idareci, iyi muallim olacak ve Türk inkılabının temsil ettiği iktisat, hukuk ve kültür prensiplerini vatanın bu hücra bucaklarına götürecek idealist ve yetişkin gençlik kadrosuna muhtacız.
Ağrı Dağı gerilerinde pusuda bekleyenlerin sinsi kastleri, toprağından, milletinden ve mülkiyetinden tecrit edilip iktisaden bir canlı meta, ruhan bir karaçamur ve hukukan bir mücrim haline getirilen Türk vatandaşının, toprağı, hürriyeti ve hakkı tamamladığı gün kendiliğinden akim kalacaktır.”
Şevket Süreyya’nın çok çok önceden göreve çağırdığı bu idealist ve yetişkin genç kadrosu üzerine düşen bu gecikmiş ödevi yerine getirmeye başladığı an, Kürtler şu soruyla karşılaşacaklar:
Devletin mi yanındasınız, yoksa aşiretlerinizin mi?













